Oğuzhan
Türkiye

İnsanı ateş değil, kendi gafleti yakar. Herkeste kusur görür, kendisine kör bakar. Neye nasıl bakarsan, o da sana öyle bakar.

Genel

Savaşın Diğer Trajedisi | Abhazya

30 Ocak 2016

 

Savaşın bir diğer acı gerçeği, bir diğer trajedisi… Mülteciler zorla evlerinden yoksun bırakılan, anavatandan sürgün edilen, kör nefret ve kanunsuzluğun kurbanları. Mülteci sorunu savaşın ilk günlerinde ortaya çıkmıştır. Fakat tıpkı savaşı gibi Abhaz mültecilerini uluslararası toplum “fark etmemeyi” tercih etmişti. Mektuplar, başvurular, seslenişler, yardım çığlıkları başkasının bölgesel bütünlüğünü gözeticileri hiçbir şekilde etkilememiş, Tiflisli saldırganların yerli halkı tamamen sürgün etmelerine müsamaha gösterilmişti.

14 Ağustos 1992’de gündelik, huzurlu hayat bir anda yıkılmış, binlerce kişi sığınak arayışıyla mülteciliğin yoksulluk ve umutsuzluk yoluna düşmeye mecbur bırakmıştı. Abazalar gidiyorlardı. İşgal ve zülüm ortamında bulunamayacaklarının bilinciyle onurlarını ve hayatlarını koruyorlardı. Yabancı, acımasız gücün hâkimiyetini protesto ederek gidiyorlardı.
Fakat o anda hiç kimse ne zaman adil yargının gerçekleşeceği ve adaletin kazanacağını bilemeden anavatana, yağmalanan aile ocaklarına mutlaka geri dönecekleri inancıyla gidiyorlardı.

Beklenmedik saldırı insanları hazırlıksız yakalamıştı. Dolayısıyla ilk gelişmeler kendiliğinden, düzensiz, kaotikti. İlk mülteci akını Gumısta gerisine yönelmiştir. Çoğunluğu aceleyle yanlarına alabildikleri en zaruri şeyleri alarak araçlara, yaya olarak terk ediyorlardı. Fakat kuşatma çemberi çok hızlı kapanmıştı. Artık silahların karşılıklı nişanı altında duran Gumısta köprüsü ıssızlaşmıştı. Yegâne kurtuluş yolu tekti dağlar. İnsanlar geceleri, zor seçilebilen patikalarla, bilindik geçitlerle, gizli tırmanışlarla gidiyorlardı. Gruplar halinde, kimileri tek başına. Cılız “bizimkilere” ulaşma umuduyla, fakat saldırganlarla veya katil çetesiyle aniden karşılaşma riskiyle belirsizliğe gidiyorlardı. Bu savaşta kayıp mültecilerin hesabı var.

Aynı zamanda işgal edilen alanda hala insanlar kalmaya devam ediyordu. Gün geçtikçe durumları kötüleşiyordu. İşgal yönetimi Abazaları zulme, ayrımcılığa maruz azınlığa dönüştürerek uygulamalarını sertleştirmişti. Abazalar ile birlikte diğer etnik grup temsilcileri de mağdur oluyordu. Keyfi davranış, istismar, şiddet, insani ve milli haysiyeti aşağılamaya karşı kimsenin güvencesi yoktu. Savaşın ilk günlerinde Sohum’un çevresindeki Ermeni köylerinde yerli halkın göçüne sebep olan Tiflis askerlerinin işlediği katliamlar biliniyordu. Baskılara daha sonra da devam edildi. O günlerde işgal altındaki Sohum’dan sızan belgelerden birinde şöyle deniliyordu: “Rus, Ermeni, Abhaz kökenli vatandaşlara davranışlar uygar insani ilişkilerin dışında, vahşice…”. Gürcü olmayan herkes sıkıyönetim kaydına alınmış, kentten ayrılmaları yasaklanmıştır. Erkeklerin yasadışı seferberliği yapılarak, konvoy halinde çatışan tarafların ateşi altında ölü Gürcü askerlerini toplamak için cephe hattına veya siper kazmaya gönderiliyordu. Gürcü askerleri silah tehdidiyle küstahça masum insanların evlerine, dairelerine giriyor ve silah, “casus”, “telsiz”, “Abhaz nişancılarını” vs arama bahanesiyle soygun yapıyorlardı.

İşgal altındaki bölge halkının haksız durumu elektrik, su, gazın tamamen kesilmesiyle daha da kötüleşmiştir. İşgal yönetimi yiyecekleri son derece düzensiz naklediyor, nakledilenler ise öncelikli olarak Gürcü uyruklu kişiler ve askerler arasında dağıtılıyordu. Gizli bilgilerin korunması bahanesiyle askeri yetkililer mektup, telgraf gönderilerini, diğer şehirlerle diğer şehirlerle telefon görüşmeleri yasaklanmıştır. Adı geçen belgede şöyle belirtilmişti: “çok uluslu nüfusuyla Sohum insan haklarının – vatandaşlıktan rehinelere dönüştürülen ve tamamen yok olmaya mahkûm edilen Abazalar ve Rus nüfusunun haklarının ihlal edildiği toplama kampına dönüşmüştü.

Durum dayanılmaz hal alıyordu. İnsanların işgal altındaki bölgeden kaçışı devam ediyordu. Savaşan taraflar arasında sağlanan anlaşma gereği belirli sürelerde birçoğu için kaçışın ölüm-kalım meselesi olan mülteciler grubu Sohum’dan denizyoluyla tahliye ediliyordu. Nefret ve korku, hakaret ve aşağılanma ortamında birçoğu sahte, Abhaz olmayan isim altında, bazıları sayısız kimlik kontrol, yoklama, sayımdan gizlenerek mülteciler arasına gizlice, “illegal” sızarak gidiyorlardı. Savaş ve işgal zorluklarına dayanamayıp, anavatanlarını tercih eden Yahudi ve Yunan vatandaşlarının ülkeden ayrılması Abhazya için büyük kayıp olmuştur. İşgalciler durumdan memnundu. “Gürcistan Gürcülerin” tezine gizlice veya açıkça inananlar için diğerleri engel ve istenmeyen etnik unsurlardı.

Kuşatılan Tkuarçal’dan ayrı bir mülteci akını yaşanıyordu. Kentin içinde bulunduğu zor şartlar kadınlar, çocuklar, yaşlılar, hastalar başta olmak üzere insanları doğup büyüdükleri yerleri terk etmeye zorlamıştır. Bu “hayat yolu” kenti Gudauta ile bağlayan köprü üzerinden gerçekleştirilebiliyordu. İnsani yardımla Tkuarçal’a gelen helikopterler dönüşte mültecileri götürüyordu. Bu şekilde yüzlerce bitkin, ölümün eşiğinde bulunan Tkuarçallı kurtarılmıştır. Fakat bir gün “hayat yolu” “ölüm yoluna” dönüşmüştü. 14 Aralık 1992’de Tkuarçal’dan Gudauta’ya giden helikopter Gürcü roketi tarafından düşürülmüştür. Karşı taraf bu uçuşların müstesna insani yardım niteliğinde olduğundan haberdardı, buna rağmen acımasız el ölümcül ateşe tutmuştu. 35’i çocuk olmak üzere toplam 85 kişi ölümü havada karşılamış, düşen helikopterin yanan kırıntılarıyla canlı canlı yanmıştır. Tkuarçallı mültecilerin trajik ölümü Tiflis yönetiminin dayattığı savaşın her türlü manevi ve ahlaki değerleri reddettiğini ve Abhaz halkının total imha ve soykırımına yönelik olduğunu göstermiştir.

Mültecilerin yerleştirilmesi ve yardımın sağlanması Abhazya Cumhuriyeti hükümetinin önemli görevlerinden biri olmuştu. Gelenler için sanatoryum, dinlenme tesisleri, pansiyonlardan yer ayrılıyordu. Ücretsiz sağlık hizmeti, yiyecek sağlanmıştı. Mültecilerin bir kısmı Abhazya dışına, özellikle Rusya Federasyonu bölgelerine, Moskova, Petersburg’a göç etmiştir. Onlar yeni yerlerinde ev, kendilerini geçindirmek için çalışma olanağı buldular, fakat zorla anavatandan, alışılmış düzenden kopma, cephedeki veya işgal bölgesindeki yakınlarının hayatlarından, Abhazya’nın geleceğinden endişe derin acı yaşatıyordu.

Mülteciler evlerine ancak savaşın bitmesi ile geri dönebilmiştir. Evlerini yıkılmış, yağmalanmış, talan edilmiş buldular. Fakat geri dönüş onlar için bir mutluluktu, zira adalet kazanmıştı. Peki, yargı kazanacak mı?

ETİKETLER
İLGİLİ MESAJLAR

YORUM YAP